3 Kasım 2011 Perşembe

Gurur ve Önyargı - Jane Austen


"Dünyaca kabul edilmiş bir gerçektir, hali vakti yerinde olan her bekar erkeğin mutlaka bir eşe ihtiyacı vardır."

Bu yazı da birazcık geç kaldı ama kusura bakmayacaksınız artık. Bazı zaman mutluluktan ağzımı toplayamamaktan, bazen de derslerden başımı kaldıramamaktan yazamıyorum kitap yazılarını.

Jane Austen benim için ilk defa tanışılacak yazarlardan biriydi. Önyargılı yaklaşmadım. Gurur yapmadım. Teori patlaması yaşayan dersler arasında böylesine “genç hanımlar için yazılmış bir kitap” okumak bana iyi gelecekti. Geldi de.

İngiliz romancı Jane Austen'ın (1771-1817), hayatı anlatılırken nereye bakarsam bakayım sade ve gözlerden uzak bir yaşamdan bahsedilmiş. Acaba gerçekten öyle miydi? Bunu bilme şansımız artık olmasa da bu kadının aklında olup bitenlerin pek sade, yalın olduğunu söylemek zor. Böylesine iyi bir gözlemcinin eminim ki o renkli hayat sahibi kadınlardan bin kat daha keyifli ve maceralı bir iç dünyası olmuştur. Gurur ve Önyargı, Austen'ın ikinci romanı. Benim aklıma Anna Karenina ile Gurur ve Önyargı hep aynı anda düşerler, neden bilmem. Fakat şundan eminim ki, bu iki romanı okumadan, romanın ne demek olduğunu bilmek biraz zor, hatta epey zordur. Jane Austen aslında kendi yaşadığı çevreden yola çıkarak gözrdüklerini anlatıyor. Başarısının sırlarından biri de bu sanırım.

Gurur ve Önyargı daha önceki baskılarında Aşk ve Gurur olarak çevrilmiş. Hatta Can Yayınları'nın basımı halen bu ismi taşıyor sanırım. Benim kitabım İş Bankası Yayınları'ndan, adı da Gurur ve Önyargı. Çeviren de Hamdi Koç.

Gelelim kitaba. Dediğim gibi, hayatın içinden gelen, kadınlarla ilgili bu kitap beni yormadı ve bu aralar aradığım şey de bu sanırım. Kadınlar hakkında yazılanları okumayı seviyorum. Eğer yazar da bir kadınsa, bildiğim kadarıyla onun hayatıyla aradaki bağları görmeyi de seviyorum. Ancak şunu söylemeliyim ki, hiçbir zaman bir Jane Austen hayranı olamayacak kadar acı gerçeklerden hoşlanıyorum sanırım. Pembe tüller, yakışıklı erkekler, kırlar, uçuşan etekler benim için biraz fazla şey. Şey...

Ben bu kitabın Elizabeth'ini sevdim. Çünkü ben espri yeteneğine sahip kadınları ve erkekleri seviyorum. Mizah duygusuna sahip olmak, gülebilmek, güldürebilmek hep akıl işi. Ve bunu Elizabeth gibi yapabilenlere bayılıyorum. Mr.Darcy ile olan ilişkisi bundan güzel belki de. Sıradan bir kadın değl. Şimdi söylecek diye tahmin ettiğiniz cümlelerin hiçbiri ağzından çıkmıyor. Sizi şaşırtıyor. Bence Jane Austen'ın da kişiliği aşağı yukarı Elizabeth'e benziyordu. Kim bilir belki onun da kendine ait bir Mr.Darcy'si vardı. Kim bilir...

Kitabın olay örgüsüne bakılacak olursa, dönemi içinde oldukça sık karşılaşılan bir şablon. Bunda olağanüstü bir durum yok yani. Balolar var. Sosyalleşebilme imkanları oldukça sınırlı. İyi eşler bulmalı güzel kızlar. Anneler bu konuda çok titiz. Bir de dönemin miras işleri de kadınların yanında değil. Kızlar mirastan kesinlikle pay alamıyorlar. Bu nedenle yakışıklı, zengin ve kibar erkekler ile evlenmeliler, bekar kalmayı seçerlerse de bir nevi sığıntı olarak abilerinin evlerinde yaşamak zorundalar. Yani tüm o ahenkli toz pembe tabloların altında oldukça büyük sıkıntılar da yatıyor.

Ben biraz da anneden bahsetmek istiyorum. Beş tane kızı var. Kendi sinirleri de pek sağlam değil. Maddi sorunlar içindeler. Bilmiyorum, ben çok acıdım bu kadına. Gerçekten. Görgüsüz ve bayağı oluşu ve bu tavrının insanları çekinmeden dile getirebilecek kadar sinir etmesi. Bir de Austen karakter yapılandırması konusunda oldukça iyi. Karakterler siyah ya da beyaz değil. En sevmediğiniz karakter yeri geliyor öyle bir şey söylüyor ki, hak veremeden yapamıyorsunuz. E zaten gerçek hayatta da böyle değil midir? Bazı insanları severiz, tek sözleri bizi onlardan uzaklaştırır,; bazılarını sevmeyiz bir şey derler fikirlerimizi değiştirirler.

Kadınlara gelecek olursak, bana kalırsa romanın geçtiği zaman diliminde kadınların akıl sağlıklarının yerinde olmasını beklemek biraz saçma. Çünkü çok fazla baskı var üstlerinde. Çok kısıtlı görüşmeler sonrasında evlenecekleri adamları seçiyorlar, çoğu zaman da sevmedikleri adamlar ile bir ömür gerçirmek zorunda kalıyorlar. Bizler epey şanslıyız sanırım. Bir de sanki her şey tiyatro sahnesindeymişçesine yaşanıyor. Saçlar hep düzgün ve yapılı, elbiseler hep güzle ve yeni. Ben kendime bakıyorum da, ne zaman çok düzgün görünmem gereken bir etkinliğe katılsam o kadar fazla geriliyorum ki kendimden tamamen farklı bir insan olup çıkıyorum. Bir de sanki bu kitapta gözler hep kadınların üzerinde. Hep izleniyormuş hissi ile yaşamak zor olsa gerek. Çünkü eğer bekarsanız olasıklardan birisiniz. Bir birey, bir kadın değil de bir olasılık. Bu çok fena bence.

Deniz Hoca bize şeyden bahsetti, hani başta bir alıntı var, her erkeğin bir eşe ihtiyaç duyduğuna dair, işte o çok ironik aslında. Bence de haklı. Şöyle ironik. Aslında her erkeğin bir eşe ihtiyacı olduğunu söylemeye çalışmıyor Austen, her varlıklı erkeğin damat adayı olduğundan bahsediyor. Tamam kadınların hayatı zor bu dönemde, hayatlarını yapacakları evlilikler belirliyor ama erkeklerin yaşadıklarının da bundan kalır yanı yok bence. Zengin olmalılar, kültürlü olmalılar, yakışıklı olmalılar vs. Yoksa herhangi bir erkek olmaktan kaçışları yok. Aynen kadınların da başka kaçışları olmadığı gibi.

Bence vakit bulursanız, bu kitabı okuyun. Seversiniz, sevmezsiniz size kalmış. Denemeye kesinlikle değer. Hele ki aşka tekrar inanmayı her şeyden çok istiyorsanız.

Konuşma esnasında ve sonrasında, tüm bunları bana düşündürten Deniz Tarba Ceylan'a teşekkür ederim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder